Açıklama:
yemek adına pek bir şey yapamıyorum son zamanlar. Fakat Flickr sayfama (http://www.flickr.com/photos/cafeteryaginkgobiloba/)
yeni fotoğraflar ekledim. Bunlardan bayramla alakalı olanı sadece annemin
hazırladığı hurma tabağı.
Bos en Lommer markt yada nam-ı diğer çukur pazarı.
Faslıların deyimiyle suq ul hufra
yani çukur pazarı. :)
A’dan Z’ye ne ararsanız bulabileceğiniz, salı-cumartesi
arası, haftanın beş günü açık olan sevimli ve en sevdiğim pazar.
Öncelikle mübarek Kurban bayramınızı tebrik ediyorum.
Bugün cumartesi, bayramın ikinci günü. Bugün de etsiz geçti. Her ne kadar
birileri akşama kadar ‘et… et’ diye tekrarladıysa bile benim için günün etsiz
geçmesi sorun değil. Hani benim kısa bir süre önce bisikletim çalınmıştı ya.
İşte o bisikletle birlikte yağmurluğum da gitmişti. Sorun arıyorsanız, işte
sorun bu. Açıkçası bir dükkâna gidip yağmurluk almak gibi bir düşüncem olmadı.
Piyasanın
fiyatı malum. Bir süredir bisikletin tepesinde yağmurdan şap yaş oluyordum. Hani yağmur dönemi
de başladı, sicim gibi yağıyor mübarek. Bir umutla bir süredir gidemediğim
çukur pazarıma gittim bugün. Ve çok münasip bir fiyata yağmurluk buldum. Tabii
“arayınca bulunmuyor belki lazım olur” diye hazır bulmuşken ben kendimi
tutamayarak bir kaç tane aldım. :(
Benim bayılarak alış-veriş yaptığım, her ayıldığımda
tekrar tekrar yine uğradığım ve yeniden alış-veriş yaptığım ve yine bayıldığım bir
pazardır çukur pazarı. Benim en sevdiğim iki pazardan birisidir bu. Bir şeyler bulamadığımda
biraz buruk ayrıldığım, bulduğumda ise yüzümde güller açmasına sebep,
Amsterdam’ın keseye hem dost hem düşman bir pazarı. Eğer bu pazara hiç özel
olarak gelmediyseniz, yada hiç yolunuz düşmediyse, kendi cüzdanınızda bir nevi hırsızlık
yapmışsınız demektir.
Pek çok kadına artık kendisinden alış-veriş yapmama adına
yemin ettiren, sonra yine aynı kadınlara bir gün yeminlerini eseflenerek bozdurup
bir şeyler aldırtan sonra tekrar ‘ama bu kez kesin son’ dedirten ve sonrasında
tekrar bu yeminleri bozdurtan sevimli pazar.
Hatta kimi zaman da insanların birbirinden kaçtığı,
kimilerinin aslında hiç çukur pazarından çıkmamasına rağmen çukurcu görünmekten
hoşlanmadıkları ve gittiklerini inkâr eder tavırlar sergiledikleri, gizlemeye-gizlenmeye
çalıştıkları sosyal anlamda enteresan bir gerçekliği ortaya koyan bir mekân.
Hani İngilizlerin meşhur bir dizisi vardır. Taa altmışlı yıllarda çekilmiş olan
keep up apearenses adındaki o meşhur
sit kom. Bu tür insanları gördüğüm zaman hep bu dizideki Hyacint karakteri gelir aklıma. Hayatın gerçeklerinden birini sunan
ve benim de gülmekten kırıldığım tek İngiliz dizisidir bu. Bu dizi altmışların
İngiltere’sinde çekilmiş ya hani, biz de iki binlerin Amsterdam’ında yaşıyoruz
ya, insan insana ne kadar da çok benziyor, insanlar, sosyal statü meseleleri
her daim, her yerde, her coğrafyada aynı. Sosyal yaşantının yada sosyal
statünün dini, imanı, ırkı, milleti yok!
Çukur pazarı ile sayısız anım vardır. Bunlardan belki en
kayda değeri Medine’de yaşadığım bir diyalog. Bundan bir kaç yıl evvel, Medine’de
Mescid-i Nebevi’de oturuyorum. Peygamber Efendimiz aleyhisselatu vesselamı
ziyaret edeceğiz. Sıramızı bekliyoruz. Oradan bir başka bölüme, o bölümden bir başkasına
geçirip duruyorlar, ortalık ana baba günü. Millet birbirini çiğneyecek
neredeyse. Sonra oturduk bir yere, ‘burada bekleyin’ dediler. Aslında esas olan
orada bol bol salâvat getirmek, dua etmektir. Bir an arkamı döndüm ve arkamdaki
bayana nereden geldiklerini sorma gafletinde bulundum. Hollanda’dan geliyorlarmış.
A, a biz de oradan geliyorduk. Hangi şehir diye sorduğumda ise aldığım cevap
beni çocukluk yıllarıma doğru bir yolculuğa çıkardı. Neden mi çocukluk
yıllarım? Bu hanımın yaşadığı şehir olan Harderwijk’te Dolfinarium denen yunus balıklarının ve balinaların gösteri yaptığı
bir merkez vardır. Çocukken babam bizi oraya götürmüştü, o bakımdan yine 1970’lere
gitmiştim bir an. Doğal olarak o hanım da bana sordu nereden geldiğimi. Ben
Amsterdam der demez, ‘orada bir çukur pazarı var bilir misiniz’? diye ikinci
bir soru ekledi peşinden. Ayol bilmez miyim, benim bir ayağım hep çukurda. :)
Bir gün toru topu ben deyim otuz, siz deyin kırk Euro’luk
bir alış-veriş yaptım çukurdan. Büyük bir keyifle evime geldikten sonra aldıklarımın
etiket fiyatlarını topladım. Tamı tamına altı yüz Euro’luk alış-veriş
yapmıştım. İyice iştahım kabarmıştı. Eh yani ben çukura nasıl gitmeyeyim. Keyifli bir pazar olmasının sırrı kalitesinde… Ve onunla
kalmıyor tabii, keyfi kalitesiyle birlikte mukayeseli olarak fiyatında gizli.
Eğer bütün bu yazdıklarımdan sonra hala evinizde kös kös
oturuyor ve çukuru şöyle bir kolaçan etmiyorsanız, size kötülük yapacak
birilerini aramayın hiç. Siz kendinize kötülüğün daniskasını yapıyorsunuz derim
ben. Haydi, kalkın yerinizden, silkelenin şöyle bir ve alış-veriş yapmak için
değil sadece bir kolaçan etmek için çukura doğru bir yürüyüşe çıkın.
Geçen yazımda da bahsetmiştim. Blogcu bir takım
yenilikler yapmış. Fakat hiç anlamadım, bağlantılarım menüsündeki bütün listemi
silmiş, arkadaşlarım menüsüne de kendisini eklemiş. Hala düzeltemedim. Kategorilerimin
sırası değiştirilmiş. Hiç de uğraşacak vaktim olmadığı gibi sinirlerimi bozacak
vaktim de olmadı hani. Fotoğrafa gelince… geçen yazımda “hadi yenilikler
yapılmış, belki bu kez fotoğraf yükleyebilirim” diye düşünmüştüm, fakat sizin
de gördüğünüz gibi maalesef fotoğraf yükleyemedim. Fotoğraflar her zamanki gibi
filickr’de… dilerim bir gün bunlarla uğraşacak vaktim olur.
Gelelim Kekimize…
Bir kektir gidiyoruz son haftalarda…
Bu kekin tarifini bundan bir kaç yıl evvel bir öğrencimden
almıştım. Nereli olduğunu hatırlamıyorum ama köyden yeni gelmişti, bunu
hatırlıyorum. Köyde bir misafirleri geldiğinde iki dakikada hemen bu keki yapıverirlermiş.
Öyle miksere filan da gerek yokmuş. Bir kaşıkla karıştırıp yağladığı tepsiye
döküyormuş. Ben adını köy keki koydum. Hollandacasıyla oma’s cake diyebileceğimiz türden bir kek. Zaman zaman yapardı
bana, ellerine ve yüreğine sağlık Hediye’nin. Tam benim aradığım sade, basit,
yumurta tadını da hafiften alabildiğim, iyi sonuç alma oranının yüksek olduğu
bir kek. Bir paket kabartma tozunuz varsa hatta onun yerine kavanozunuzun
dibinde biraz karbonatınız varsa her köyde yapabileceğiniz türden bir kek.
Varsa limonunuz güzel bir rayiha vermesi açısından bir limonun kabuğunu da
rendeleyip karıştırabilirsiniz. İçerisindeki sıvı yağ kekin yumuşacık lokum gibi olmasını sağlıyor.
Bir gün Rotterdam’dan bir arkadaşım annesiyle birlikte
gelmişti. Leyla… Evli ve iki çocuk annesi. Lokum
gibi yumuşacık bir kek deyimi ondan kaldı. Benim lokumla aram öyle özlem
derecesinde pek olmadığından keklere böreklere lokum demem. Kek kektir bana
göre. Leyla’nın her şeyi karman çormandır. Fakat kendileri müthiş bir kabiliyet
olduğundan tüm karmaşıklıkların üstesinden gelirler. O gün bendeyken kekin tarifini
almak yerine ertesi gün telefon açıp istemişti. Ben de telefonda anlatamadığım
için elektronik postayla o günki menünün tarifini göndermiştim ona. Ve
sonraları keşke gastronomi alanında bir blogum olsaydı diye içerlemiştim. :) İşte şimdi var. :):) Mutfakla
pek fazla hukuku yoktur arkadaşımın. Fakat hayat dolu, cıvıl cıvıl, yüreği
güzel bir insan. Eh, bir nefis körleyecek kadar pişirip taşırıyor elbette. Zaman
zaman kendisinin eksik kaldığı noktalarda, hani misafirleri geldiğinde, kim ise
artık o misafirleri, ablası da imdadına yetişiyor
tabii. Tüm ablalar gibi. ;) Benim o misafir kategorisine girmediğim belli bir şey.
Fakat bu kekin yapımının kolaylığı aynı zamanda başarı oranının da yüksekliği,
misafirlerine ikram edebileceği bir keki olmasına vesile oldu. Evet, Leyla’nın
artık misafirlerine yapıp ikram edebileceği bir kek tarifi var! Bu kek, her ne
kadar bir kaç yılda bir de görüşsek, benim gibi misafir kategorisine
girmeyenler için de bir gün yapılır mı bilemem.
Malzemeler
2 adet yumurta
1 su bardağı şeker
1 su bardağı süt
1 su bardağı sıvı yağ
2,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 adet limon kabuğu rendesi
Yapılışı
Öncelikle şekeri ve diğer tüm sıvı malzemeleri karıştırma kabınıza
koyup biraz karıştırın.
Daha sonra un ve kabartma tozunu da ilave edip güzelce karıştırıp
yağlanmış yada parşömen kâğıdı serilmiş tepsiye dökün.
Önceden ısıtılmış fırında 40-50 dakika kadar 170 derecede, üzeri
kızarıncaya kadar kekinizi pişirin.
Kontrolünüzü* yaptıktan sonra fırından alıp biraz soğuyunca keserek
servis yapın.
* Kuru, temiz bir bıçağı
fırından almadan önce kekinizin ortasına bir kez batırıp çekin. Hamur bıçağa
bulaşmıyorsa başarılı bir kek yapmışsınız. Bulaşıyorsa biraz daha pişirin.
İyi bir kekin üstü çatlamalı. Benim mermer kekim de
fotoğrafta göreceğiniz gibi çatır çatır çatladı. Çatladığını görünce oldukça
iyi bir kek olduğunu anlamıştım zaten. Fakat yine de bir bıçak yardımıyla
kontrol ettim. Sonuç mükemmeldi.
Bu kekin temelini aslında bugün tarifini yayınlamak
istediğim köy keki oluşturuyor. Fakat hangi akla hizmet bilmiyorum, köy kekinin
yazısını hazırlamış olmama rağmen mutfağa geçtiğimde kapta kalan bulaşığa bir
kaşık kakao ilave edince köy keki mermer kek oldu. Tam kekimi fırına sürmüştüm
ki annem aradı. “Fırına bir kek attırdım gel de bir dilim kek eşliğinde çay içelim”
deyince akşam ancak uğrayabileceklerini söyledi.
Derken ben öyle güzel bir uykuya dalmıştım ki gümbür gümbür
kapı dövülüp zil çalarken rüya mı görüyordum yoksa bu gelen bizimkiler miydi? Nasıl
bir kalkış kalkıp balkona koştuysam aynı anda başıma müthiş bir ağrı girdi. Ve kapıdan
girer girmez “kek ve kahve, kek ve kahve!” diye tutturan reisleriyle birlikte 3
kişilik sevimli bir ekiple karşılaştım. Bir taraftan geçmekte olan akşam
namazımı kılarken, diğer taraftan da kahveyi süzdürmeye çalıştım. Bu arada
annem kekleri servis yapmıştı bile. Anlaşılan “durun, yapmayın, bırakın, ev
sahibi yapar” çığlıklarım pek bir cılız kalmıştı yine. Tam onların kahvelerini
verdim kendiminkini de alacaktım ki, hanımlar beyler kendi kahvelerini höpür höpür
içip kalkmışlar bile. Bir ara “ellerine sağlık, kekin çok güzel olmuş”
dediklerini duydum. Bu nasıl misafirlik, nasıl bir misafirlik anlayışı, biz şimdi
bu akşamki oturumdan ne anladık? gibi sorularla kafamı karıştırmaya niyetim
yok.
Yok, küçük hanımın bir yere yetişmesi gerekiyormuş da
onun için hemen kalkmalılarmış. Hiçbir şey anlamadım bu akşamdan. Haksızlık
etmeyeyim anladıklarım da var: yıkamam gereken bulaşık fincanlar, tabak ve çatallar.
Malzemeler
2 adet yumurta
1 su bardağı şeker
1 su bardağı süt
1 su bardağı sıvı yağ
2,5 su bardağı un
1 paket kabartma tozu
1 yemek kaşığı kakao
Yapılışı
Öncelikle şekeri ve diğer tüm sıvı malzemeleri karıştırma kabınıza
koyup biraz karıştırın.
Daha sonra un ve kabartma tozunu da ilave edip güzelce karıştırıp
yağlanmış yada parşömen kâğıdı serilmiş tepsiye dökün.
Kabın dibinde kalan 5-6 kaşık kadar kek hamurunun içine bir yemek
kaşığı kakao ilave edip karıştırın.
Bu kakaolu karışımı çok ince şeritler halinde tepsideki kek hamurunun
üzerine soldan sağa ve yukarıdan aşağı olmak kaydıyla dökün. Bu dökme
işlemini yüksekten yaparsanız daha iyi sonuç alırsınız.
Sonra bir bıçak yardımıyla yada parmağınızla tepsinin üzerinden soldan
sağa, bir kere de yukarıdan aşağı beş santim aralıklarla çizikler atın. Ve
kekinizi fırına gönderin.
Önceden ısıtılmış fırında 40-50 dakika kadar 170 derecede, üzeri
kızarıncaya kadar kekinizi pişirin.
Kontrolünüzü* yaptıktan sonra fırından alıp biraz soğuyunca keserek
servis yapın.
* Kuru, temiz bir bıçağı
fırından almadan önce kekinizin ortasına bir kez batırıp çekin. Hamur bıçağa
bulaşmıyorsa başarılı bir kek yapmışsınız. Bulaşıyorsa biraz daha pişirin.
Blogcu yine değişiklikler
yapmış. Benim bağlantılarımın hepsi silinmiş. Yeniden eklemeye çalıştım. Türkçe
karakterler bir garip çıkıyor. O yüzden bağlantıların adı olan Türkçe
kelimeleri en sevmediğim Türkçe karaktersiz olarak eklemek zorunda kaldım.
Bir diğer konu da fotoğraf yüklemek.
Bakalım bu kez fotoğraf yükleyebilecek miyim? Ve yüklediğim fotoğrafın kalitesi
nasıl olacak?
Bu satırları yazıp yayınlamasaydım eğer bu haftaki yazı güme gitmiş olacaktı.*
Geçtiğimiz perşembe günü annemin peynirli böreği geldi aklıma. Biz çocukken yapardı annem. Baktım evde herkes canının çektiğini yapıp/yaptırıp yiyor. Ben de annemden peynirli ince börek istedim. İnce çıtır çıtır bir börek. Üzeri bol susamlı.
Özellikle tembih etmeme ve bloga yazacağım için gerçekten bunun öneminin büyüklüğüne dikkat çekmeme rağmen sanıyorum ifadede yetersiz kalmış olacağım ki annem bana ‘biraz ondan, biraz bundan” demekle yetindi. Benim kendimi geliştirmem gereken en önemli noktalardan bir tanesidir bu: konuşma yeteneğimi geliştirmek. Sağlıklı bir iletişimde etken olan bir çok nokta vardır. Bunların başında da kendini ifade etmek, anlaşılır olmak geliyor hiç şüphesiz.
Tarif bir başka bahara kaldı diyelim şimdilik. Fakat çıtır çıtır olmasını sağlayan iki önemli unsur var. Birisi içerisinde maya olmayışı, diğeri de açılan yufkaların arasına sıvıyağ sürülmesi. Uzun lafın kısası annemin dediğine göre bir tür baklava hamuruymuş bu hamur.
Gelin siz şimdilik flickr’deki fotoğraflarla yetinin.
*Bu satırla başlamamın sebebini sanıyorum şimdi anladınız.
Geçen yazımda bahsetmiştim. Bir tür hurmaydı bu temr hindi.
Bugün annemle birlikte çukur pazarından Mercator’a doğru ilerlerken, henüz Dima’yı ve peşinden gelen Türk manavlarını yeni geçmişken, yerde bir çekirdek gördüm. “Aaa, bu da temr hindi çekirdeğine benziyormuş” dememle çekirdek üzerinde annemle birlikte yaptığımız kısa bir incelemeden sonra bunun kesinlikle bir temr hindi çekirdeği olduğuna karar verdik. Anlaşılan birileri temr hindi yemiş ve çekirdeğini de yere atmıştı. Kimin yediği bizi çok ilgilendirmiyordu. Bu kez yere bir şeyler atılmış olmasıyla da pek ilgilenmedik. Zaten toru topu nohut büyüklüğünde bir çekirdek. Bizi ilgilendiren kısmı bu çekirdeğin buraya nasıl geldiğiydi. Demek ki civardaki dükkânların birinde bu yemişten satılıyordu. Annem “gel” dedi, şu Türk manavlarının yanında böyle acayip şeyler satan bir dükkân var, kesin oradan alınmıştır”.
Neyse tekrar döndük ve bir kaç adım ilerledikten sonra kendimizi ilk defa, o önünden dang aaşam (=sabah akşam) geçtiğimiz, dükkânın içinde bulduk. Dükkânın adı Abia Store. “Gerçi böyle kutulu ürünler şu sol tarafta olmalı ama, hadi biz sağdan başlayalım” dedik. Bir taraftan biz bakınırken ve ben gördüğüm paketlerin üzerindeki acayip yazıları yüksek sesle okuyup annemle konuşurken diğer taraftan dükkânın en dip köşesinden kasanın başından bize laf atan hanıma sormayı tercih ettim. Ben sinek avlayan dükkân sahibesine doğru ilerleyip sebeb-i ziyaretimizi anlatırken aynı anda annemin “buldum” nidasıyla geri dönmem de bir oldu. Bu arada bu hanımın Hollandalı olduğunu fark ettim. Kendisi de beni tasdik etti. Böyle ürünler satan bir dükkân açmak da nereden aklına gelmişti? Bana, yine kasanın yanında duran 7-8 yaşlarında bir çocuğu işaret etti. Bu esmer çocuk bu hanımın oğluydu. Çocuğun babası Nijeryalıymış. Bu ürünleri satan dükkân fikri bundan kaynaklanıyormuş. O kadar çok yorgunduk ki, daha fazla sohbet edemedik. Hatta hazır dükkâna girmişken aslında biraz gezmeliydi. Fakat biz temr hindi’yi bulmuş olmanın aşkına başka hiçbir şeye bakmadan alacağımızı aldık ve çıktık.
Annem, benim küçük bir çekirdeği nasıl görür görmez fark edip tanıdığımı, bundan dolayı da geri dönüp dükkâna girdiğimizi ve peşinden yaptığımız alış verişin arasındaki bağlantıyı anlatıp ‘rızık işte böyle bir şey’ dedi. Bundan sonra yerde gördüğümüz bütün çekirdekleri inceleyip her gördüğümüz çekirdeğin meyvesinden almaktan bahsetti annem. Kendisine bir şeyler alınmış küçük çocuklar misali gülerek ve konuşarak geldik evimize.
İşte bir çekirdeğin yaptırdığı alış veriş buydu. Sadece bu kadar değil tabii. Sabahleyin kalktığımda acaba bu kez ne yazsam da yayınlasam diye düşünüyordum. Hatta sabah 10.00 sularıydı, yolda giderken anneme de sormuştum. Hiç yazım yoktu, aslında olan yazılar da vardı, fakat onların da yemeği yoktu. Hay Allah bu sefer ne yayınlasaydım? İşte ben aklımdan geçenleri anneme anlatırken annem de öylesine dinleyip hafif bir gülümserken, bundan tam iki buçuk saat sonra yapacağım alış verişten ve akşam yazacağım bu yazıdan hiç haberim yoktu.
Ben bu yemişi geçtiğimiz Pazartesi günü ilk tattığımda Zeki hocamın “Temr Hindi diyorlar” sözünden yola çıkarak başından beri Temr Hindi yazdım. Hatta o gün hocama ‘Hindistan’dan mı gelmiş’ diye sormuştum da onlar da kutusunu göstermişti. Epey incelemiştik kutuyu, Made in Tailand yazıyordu. Fakat kutunun üzerinde etimolojik karşılığını içinde barındıran Tamarindi kelimesi bulunduğu için köken belliydi, Hindistan. Bizim kutumuzun üzerinde de aynısı yazıyor. Hatta kutumuz onlarınkinin aynısı. Yine de acaba doğru mu yazmıştım? Şimdi aklıma geldi… Hemen ağların arasına attım kendimi. Evet doğruymuş. Temr-i Hindi. Yani Hindistan Hurması. Hatta Osmanlı döneminde bu yemişten yapılan şerbete Temr Hindi’den dönüştürülmüş bir kelime olan Demir Hindi şerbeti diyorlarmış. Bunun yanı sıra Osmanlı döneminde yapılan helvalar arasında Temur Hindi sabuni adında yine bu meyveden yapılan bir helvadan da bahsediliyor. Yani uzun lafın kısası bu ağaç Türkiye’de yetişmekte.
Baktığım sitelerde bana göre kapsamlı ve köklü bilgiler olmadığı için buraya kadar hiçbir ağ adresinin adını vermek istemedim. İsteyenler bu kelimeleri tıklayınca iki cümlelik de olsa pek çok sayfayla karşılaşacak ve beni anlayacaklardır. Fakat google’ın Hollandaca sürümünde bulduğum http://www.stemderbomen.nl/pages/artikelen/art_tamarinde.htm
adresi geniş bilgi edinmek isteyenler ve fotoğraf görmek için bakmaya değer.
Wikipedia’da yazdığına göre köken Doğu-Afrika. Hindistan’a gelmesiyle birlikte tüm tropik bölgelerde yetişmeye devam eden ağaç, 25 metre yüksekliğinde ve ilk meyvesini 14 yaşında vermeye başlıyor. Yapraklarından, çiçeğinden, meyvesinden ve kabuğundan başta sağlık alanında olmak üzere, mutfakta ve diğer her dalda faydalanılan ağacın gövdesi de mobilya yapımında kullanılıyor. Meyvesi Hollanda’da toko olarak adlandırılan dükkânlarda ve hatta büyük marketlerde de bulunabilmekte.
Hayatta hiçbir şey sebepsiz değil. Her şey bir denge içerisinde. Bıraktığımız ve tuttuğumuz her bir yol bizi bir başka tecrübeye, bir başka araştırmaya, bir başka serüvene sürüklüyor. Tıpkı geçtiğimiz Pazartesi günü Zeki hocamlara gitmemiz ve orada yediğimiz yemiş ve devamında sokakta bulduğumuz bir çekirdek ve sonrasında tuşladığım bu Temr Hindi yazısı gibi her şey tasavvur bile edemeyeceğimiz ince bir şekilde birbiriyle bağlı.